10 Aralık 2008 Çarşamba

DÜŞ

uzak şehirler berkitiyor, özlemci dokunuşlar
üç metre de hayatı öldürüp/öldürüp diriltiyor
düşürüp balkonlardan.
misketleri sevmiyor Hikmet, trampetleri de

düş dediğiniz yalnızlıksa, benzemiyor
bir insanın ne de bir böceğin ölümü kendisine
kambur bir ihtiyarın eğrisi, bir ışığın eğrisine/ derken
uyarlıyor hayatı eskil bir keder
yoksulluğunu anlatıyor bir çocuğun

misket ve trampet avutulmadık evsemedir artık
şölen olsun diye tanrısına lipsos orada
önce boynu, gözleri yerinden sonsuzluğa.

VERLAINE: aşktan şiire uzanan ölümsüzlük

*“Ne sadesiniz Ey erkek sevgililerim
Ne ateşlisiniz!
Aksiliklerimi giderin,
Yorgunluğunu üstümden atın süslü sözlerin,
Sen, güzel çocuk, kaldıralım kamışımızı argoyla,
Siz, köylü yiğitler, kütükten sözedin taşra ağzıyla,
Vuruşa düzüşe
Dalalım savaşına
Utangaç öpücüklerin
Gür ormanlarda…..”

Kendi özelinde olduğu kadar başkalarının yaşamlarında da imzası olan insanlarla tanışmak ilginç. Elbette ilginçlik imzanın atılışını sağlayan koşullarda. Ürünleri kadar farklılıklarıyla da ön planda olan yazarlar söz konusu olunca kapılar aralanıyor ve şunu merak ediyorsunuz, yüzyıllar boyunca eserleri okunan bu insanları günümüze ulaştıran sadece ürünleri midir?


Bu pencereden bakıldığında o koşullarda kurulmuş bir düzeni yıkma cesaretinden dolayı akla ya da benim aklıma Verlaine – ve Rimbaud- gelir. Verlaine'ni, sanatçı kişiliğinin dışında bir insan olarak ele aldığımızda kişisel kazanımlarını bedeller ödeyerek elde ettiğini görürüz. İçsel dürtüleri, içsel kaygıları, dış dünyayla hemfikir olmayan içsel çatışmaları aldığı unvandan bağımsız ortaya çıkmıştır. Toplumsal kuralların dışına çıkmak istiyorsanız sırtınızı dönerek yaşamanız gerekir. Kahramanımızın da tam olarak yaptığı bu. Fakat farklılığının onda ortaya çıkardığı yaratıcılık, içinde yakaladığı aktarabilme gücü izlediği sanat dalı içerisinde kendine alan bulmasını sağlamıştır. Ve şiir kendini bulduğu, özgürleştirdiği bir alandır. Ve o bu yeteneği ile dili sağlam ürünler vermiş ve bu ürünlerin güçlülüğü onun var oluş biçimini de güçlendirmiştir. İyi ki sanatın duldaları vardır. Yeteneği olanı yargılamadan alır içeri. Yanlış zamanlar sarkacına takılıp kalmaz onun duldasındakiler. O sarkaca takılıp kalmaz aşklar. Evet aşk, aşklar... Kural tanımazlığıyla, onun yaşamında ve ürünlerinde hep vardır. Sözü yukarda ki soruya bağlamak gerekirse onu bu yüzyıla taşıyan sadece ürünleri değil, yaşamıdır da. Geçmişte ya da şimdi bu tür ilişkilerin ne kadar yanında ya da yakınında olabiliriz. Ya onlar ne kadar içimizdedirler? Sanırım kendimize ait bireysel yanıtlarımızdır bunlar.


Verlaine ve Rimbaud’un sıra dışı hikâyeleri, çağı aşan yanıyla –herkes için bir yaşam biçimi olmasa da- örnek oluşturmuş mudur, kimbilir! Bu yazıda neden Verlain’le Rimbaud birlikte anıldı? Sıra dışı aşk kahramanları hep kazanır, ya da ikisi de kaybeden olur, bu öyküde en fazla kaybeden Verlaine’dir.Başat karakterse Rimbaud’dur. Bu üçlü aşk sarmalında en fazla kazanan Mathilde olabilir mi? Tüm kaybedişlerine rağmen. Bazen büyülü hayatlar yakınımızdakileri bu büyünün dışında bırakabiliyor.
Verlaine, 30 Mart 1844 yılında Fransa’nın Metz kasabasında doğar. Pariste okur ve lise döneminde şiirle ilgilenmeye başlar. İlk şiirini, henüz on dört yaşında iken, büyük usta Victor Hugo’ya okur ve edebiyat tartışılan kafelerde çağdaşları olan Stephane Mallarme, Villiers de Isle-Adam ve Anatole France ile hem masa arkadaşlığı yapar hemde şiir yolculuğuna çıkar. Daha sonra bu grup, anlamı doğrudan söyleyerek değil de örtük önermelerle vermeyi amaçlayan devrimci sanatçılar grubu yani Sembolistler olarak tanınır.. Sonrasında oyun yazarı Maurice Maeterlinck ile besteci Claude Debussy de bu edebiyat akımına katılır. Genç yaşın getirdiği heyecan, merak ve şiir aşkı ona hareketli ve bedelini ödemek zorunda kalacağı bir yaşamı getirecektir. Mallarme, Villiers de L’isle-Adam gibi şiirlerle ve Parnasçı şiir akımının temsilcileriyle tanışır. 1866 yılında “Çağdaş Parnas” adıyla yayımlanan derlemeye o da sekiz şiiriyle katkıda bulunur. Aynı yıl, Baudelaire ve Charles-Marie-Rene Leconte de L’isle’in etkisindeki şiirlerinin yer aldığı ‘Zühal Şiirleri’ adlı ilk kitabını,yirmi bir yaşındayken de diğer şiirlerini ve Baudelaire üstüne bir incelemesini yayımlar.

”Çapkın Törenler” (1869) Parnasçı şiir öncüsü Gautier’nin savunduğu, ‘resmi şiire dökme’ anlayışına uygun olarak, 18. yüzyıl ressamlarının yapıtlarını, şiirlerinde yansıtmaya çalışmıştır. Şiirleriyle olduğu kadar şiir ve şairler üstüne yazdığı yazılarıyla da sanat evreninde önemli bir yer tutan Verlaine, ilk dönemlerinde romantizme tepki olarak başlayan ve biçimsel yetkinlik temelinde öznellikten uzak, arı bir şiire yönelen Parnasçı şiir akımından etkilenir, ancak daha sonraki yıllarda Parnasçılık’tan uzaklaşır. Tüm dünyada kendinden sonra gelen şairler üzerinde iz bırakan Verlaine için önemli olan; kesinlikten uzak, yer yer belirsiz ve kapalı, kolay yakalanamayan, esnek ve uçucu bir şiir dilinin yaratılmasıdır. Şiirlerinde değişik ölçüler kullanarak ölçüde tekdüzeliği bozar, durakları kaldırır, özgür dizenin ve serbest şiirin kuruluşunu hazırlayarak kendi devrimini yaratır. Verlaine, doğallıktan uzak yapay güzelikleri sevmez, “tül altından görünen, örtülü, duygulu, ince bir gü¬zelliği” yazar o, geleneksel biçime bağlı kalmaz aynı zamanda yeni biçim araştırmaları da yapar. Verlaine “Tekli dizeden şaşma” derken; beş¬li, yedili, dokuzlu, onbirli hecelerle dizeler de yazar. Bazen aynı şiirinde değişik hece sayılarından oluşan dizeleri birlik¬te kullanır. Farklı olanı çalışmak ona göredir. Bir kaç yıl resimle uğraşır ve Fransızca öğretmenliği yapar bir süre.
İçindeki yalnızlığı paylaşacağını düşündüğü ve aşık olduğu Mathilde Maute’yle evlenir, aynı yıl yayımladığı “Tatlı Şarkı”, kitabı karısına yazılmış aşk şiirlerinden oluşmaktadır. Matilda’ ya duyduğu aşk, Rimbaud’un yaşamlarına katılmasıyla, altüst olur. Rimbaud küstah ve tahrik edici tavırlarıyla Verlaine’i baştan çıkarmış ve ikili gerek özel yaşamları gerekse şiirlerinde bu sıra dışılığın etkisini görürler. Mathil’daya iki seçenek düşmektedir: kalıp içinde olmadığı bir aşka tanıklık edecek ya da gidecektir. O, çocuğuyla birlikte evliliğinin birinci yılında gitmeyi tercih edecektir. “Sözsüz Romanslar” ve Rimbaud’a ait olan“Cehennemde Bir Mevsim” bu aşka ve iniş çıkışlara dahildir. Ancak ilişki yolunda gitmeyecek ve bir dönem sonra gerçekleşen silahla yaralama olayı ikiliyi bir dönüm noktasına getirecektir. Hapishanede iki yıl alkolün ve seksin uzağına düşen Verlaine Roman Katolikliği’ni yeniden keşfeder. 1880 yılında yayımlanan “Usluluk” şiirleri, Verlaine’in içsel çöküşüne tanıklık ederken, inanç noktasında Katolik döneminin duygusal arayışlarını dile getirir.

Mathilde ve Rimbaud tarafından yalnız bırakılan Verlaine İngiltere’ye gider. Yazmaya, yazdıkları da yayımlanmaya devam eder ve edebi açıdan yıldızı yeniden parlamaya başlar. Fakat 1886’ya gelindiğinde, Verlaine yeniden içkiye başlar, düzensiz bir yaşam ve sefalet içinde olmak bir kader değildir. Çünkü iç huzursuzluğu o nereye gitse onu takip edecektir. On yıl sonra ise, bir kadının evinde 8 Haziran 1896 yılında ölü bulunur.
Neler öğrendiğiniz, neleri nasıl yorumladığınız ya da ne için savaş verdiğiniz kaşığınızın aldıklarıyla veya kaşığınızdan taşanlarla ilgili. Ve doğaldır ki bunlar da yaşam biçimini belirliyor. İster sanat insanı olun, ister sıradan bir yaşam sürün hiçbir şey sizin dışınızda değil.Onun bir parçası olmak ve bunun bedelini ödemek zora soksa da öznesini, yaşanmış yaşanmışlıktır. Ve onlarınki aşktan şiire, aşktan sanata uzanan bir ölümsüzlüktür.

Kaynak

*PaulVerlaine -Erkekler / xıv şiiri
-Erdoğan Alkan – Şiir Sanatı, inkılap yayınevi
-Paul Schmidt - “Rimbaud Ve Verlaine Hakkında” yazı Çev: A.Arzu Çakır


bu yazı Deliler Teknesi'nde yayınlandı

20 Ekim 2008 Pazartesi

SÖZ VE AYNA ÖLDÜ


ağır bir taş gibi içimdesiniz şimdi
yüzünüzün aynası olduğum yalan
ve size dokunduğum
ancak kendimi onarabilirim.
o acı hep duruyor bildik yerinizde.

ah içiniz:, açılmamış odadır
şehvetimin yersiz inceliğinde
ki siz bir açelyayı öldürdünüz
anmalık hediyeyim artık; ölgün ve mağrur
kalkıp gidin sizin olmayan bahara.

üşümüş bir coğrafyada yazıldı adım,
değmiyor acılarımız birbirine bu yüzden,
aynı güneşe bakmıyoruz,
aynı söz başka gülümsüyor size
bir elamanın yarısı olmak nasıl zor.

kendi yarasını yalayan deniz, iyileştir kumsalını
ağzımın derin çukurlarında bekleyen izi iyileştir.
sesini dinleyen aşkları fısılda ve
kenti uyandırmadan kuşlar, yaz
bir yüreğin diğerinde bittiğini,

gök, içi boş evlere masal anlatmakta çünkü
çok yüzlü ayna nasıl öldü.
MALLARME BİR ŞEY SÖYLÜYOR
“şiir sanatı, görkemi dile getirmek için kuruldu”

1842 yılında Paris’te doğar Mallarme, annesini kaybedince anneannesi tarafından yetiştirilir. Babasından -hangi nedenle bilinmez- hiç bahsedilmez. Dine dayalı bir okulda eğitimini tamamlar. Dinsel baskı ve içsel bunalımlar onun şiirle tanışmasını sağlar. “Altın Kadeh” ve “Koruyucu Melekler” bu döneme ait şiirlerindendir. Okul bittikten sonra işe girer, işini sevmez ve Maria ile tanışır, onunla İngiltere’ye gider. İyi bir Poe hayranıdır.Onun şiirini, anlamak için İngilizce dersleri alır, öğretmenlik yapmaya başlar ve Poe’dan şiir çevirileri yapar. Kişilik olarak, uysal, içine kapanıktır ve sevilen bir şairdir.
Erken yaşlarda, Hugo ve Musset etkilerinin olduğu şiirlerini “Dört Duvar Arasında” başlığı altında toplar. Yine bu yaşlarda bir şiir seçkisine sahiptir ve bu onun için önemlidir. Bu seçkide, ileride en iyi dostları arasında olacak olan, Baudelaire ve Poe’nun, şiirlerine ilişkin çalışmaları da yer alır. Bu dönmede ilk olarak “Maskeli Balolar” şiirini yayımlatmak isterse de, bu istem gerçekleşmez, ancak tiyatroya ilişkin makaleleri yayınlanmaya devam eder. 1862 yılı çıkış anlamında onun için iyi bir yıl olur. Şiirleri o dönemin önemli dergilerinde yayınlanır. Papilon ve Journal des Baigneurs bunlardan bir kaçıdır. Aynı yıl “Sanatsal Günah; Herkes için Sanat” bildirisinde şiire bakış açısından ve şairlere kıymet verilmediğinden bahseder ve “sanatçı halka indirilir ama, sanat indirilmez” der. Sanatı adına ciddi anlamda gerçekleştirdiği bir eylemdir, söz söyleme iradesidir bu bildiri. “Zavallı Solgun Çocuk” ve “Sonbahar Sızlanması”nı içine alan Laterna’yı, Dizeler ve Düzyazı ile şiir üstüne yazılmış Divagations’u, soneleri ve birçok ürününü ilerleyen sanat yaşamı içinde yayınlar. Onu üne kavuşturan birçok şiirinin yanında, yayınlanmayan diğer şiirleri de ölümünden sonra “Şiirler” kitabıyla basılır.
Sembolistlerin ustası olarak kabul edilir Mallarme, o bunu kabul etmese de söylemleriyle ve edebiyattaki duruşuyla yeni bir hareketin öncüsüdür. Usta olarak sayılmasını iki nedene bağlar; genç şairlerin fikirlerine inanmasına ve onlara neden inandığına. Ona göre; gençler Klasik Fransız Şiiri’nde, dizesinde akıcılık ve hareketlilik yaratacak, bu da şiire soluk aldıracaktır. Hangi alan olursa olsun inanma ve karar vermeyle kendini gerçekleştirebileceğini bilir, hayatı kendine öyle öğütler, örgütler ve içinde hissettiği şiiri anlatır.

Mallerme, modernizmin farklı yaklaşımlarına yakın durarak oluşturur şiirini. Dört büyükler olarak bilinen ve aynı akımın kurucuları olan Baudelaire, Verlaine, Rimbaud ve Mallarme için akımın amaçları ortak buluşma noktaları olsa da, şiirde yakaladıkları “modernist anlayış”ta önemli farklar vardır. Döneme ilişkin toplumsal yapıya çok da ters düşmeyerek daha çok bireysel başkaldırıları ile ön plana çıkarlar. Paris’in değişim sürecine tanıklık etmiş olmalarının etkisi olmuştur şiirlerini içselleştirmelerinde. Bir şairin sosyolojik ve toplumsal değişimlerin uzağına düşmesi anlaşılır bir şey olmazdı. Ve Mallarme bu etkilenimlerin yeni şairleri ortaya çıkarmış olmasından sıkıntılıdır. Ressam Degas’ın, ona “çok güzel duygularım var, ama şiirde başarıya eremiyorum. Neden?”diye yazdığı bir mektubuna karşılık, o da “Dostum, şiir sözcüklerle yazılır. Herkesin duyguları, düşünceleri var, yetseydi herkes şair olurdu” diyerek yanıt verir. Bu yanıt o dönemdeki sosyolojik ve toplumsal değişimlerin uzağına düşen genç şairler içinde bir yanıt olmuştur kuşkusuz. Şiirin müzikalitesinden bahseder Mallarme, ona göre iyi bir şair “sözü, ses değeri kazanan, müzik notalarına dönüşen sözcüklere bırakır”. Öyle olmalıdır ki, şiir akıl damağında bir tat bırakmalı ve bir kez daha söylenebilmelidir. Çünkü şiir de; kalbin, düşün, duyguların yansımasıdır. Etkileme ve etkilenme öznesine göre bir farklılık yaratsa da Mallarme tam bu noktada şirini “enstrüman” gibi kullanmaktadır. Ona göre şiir kendi sıkışmışlığında çeperini zorlar, kendini aşar ve enerjisi sınırları zorlamaya devam eder. “Şiir sözcüklerin dinidir” ve her sözcük şiir için vazgeçilmezdir.

*“Devirdim sayfaları!, gönlümde yine hüzün var.
Kaçmak! oralara kaçmak! Nasıl da mutlu kuşlar
Göklere köpükler arasında kanat çırpmaktan!”...

Şiir anlayışını"…Bir nesneyi nitelendirmek, açıkça belirlemek şiirden alınacak hazzın dörtte üçünü yok etmektir. Simgeyi oluşturan şey gizemin en yetkin bir biçimde kullanılmasıdır. Bir ruh halini göstermek için nesneyi azar azar, yavaş yavaş çağrıştırıp düşündürtmek ya da tersine, bir nesne seçmek ve bir dizi ipuçları vererek, bu nesneden kalkıp ruh halini ortaya koymak…" cümleleriyle ortaya koyar. Gizemden söz eder Mallarme, en iyi anlatımın dolaylı anlatım olduğunu söyler. Doğrudan anlatımın okuyucunun imgeleminde ve çağrışımsal dünyasında coşku ve keyif yaratmayacağının altını çizer. Güzel dize önemlidir ancak Parnasse’çıların yaptığı gibi sadece bu güzelliğe hayran olmak yanıltıcıdır. Orkestrada yer alan nefesli çalgıların sesini sürekli olarak duymak rahatsızlık vericidir örneğinden yola çıkarak şiiri tek düzelikten kurtarmanın ve ona nefes aldırmanın gerekliliğine inanır. Şiirinde -ona temel oluşturan- Parnasse Öğretisi’ne karşı geliştirdiği düşüncesini de dile getirmiş olur. O bir gizemcidir ve şiirinde inandığı bu düşüncesini de kullanmıştır.
Mallarme meraklı ve araştırmacı bir şairdir. Şiirindeki her tema onun ruhunda ve kaleminde bir anlam bulur. İzlenimci ressam dostları, ışığı ön plana çıkaran nesnelerden çok, ışığın kendisiyle ilgilenmesini sağlamıştır. Muhtemelen ışığın kırılması rengin şiir içindeki yerini de belirlemiştir. Işık ve güneş evrenin iki yapı taşı olduğuna göre güneşin şiirinde olmaması düşünülemez. Güneş onun için dünyayı aydınlatan, enerji yükleyen bir parıltı olmasının yanında imge olarak da birçok şiirinde “anlam genişlemesinin” yarattığı zengin “yan anlamları” ile yer alır. Düş teması, bir ütopyadan söz etmez ama uzakta olanı, ulaşılamayanı simgeler ve zaman zaman düş, küçük bir arzu olarak karşımıza çıkar. Görüntü şiirinde bunu görmek mümkün. “Şiirler” kitabında hiçlik teması “üç temel benzetme”de ele alınır: deniz, gece ve kış. Deniz, uzaklığı; gece, dünyayla yaşamın ayrılışını; kış ise dünyanın giderek yok oluşunu, yitişini simgeler. Hiçliği, umudunu kıran bir güçlük olarak sunar. Ancak Cazalise’e yazdığı bir mektupta o, “biz maddenin boş biçimlerinden başka bir şey değiliz- ama Tanrıyı ve kendi ruhumuzu yaratacak kadarda yüceyiz” derken “gerçeğin kendisi olan hiçliğin önünde” söyleyeceği yalanlar onu cesaretlendirir.
Şiir zor olanın karşısında, onda varolan bir güçtür aslında. Ve bu gücü deneyimleriyle ve söz ustalığıyla iyi birleştirir. Onun söz dizimindeki bu inceliğini –“özenticilik-kibarlık”ını, Gabriel Bounoure -Kahire dergisinde (1942)- şöyle ifade eder “Mallarme’de bir Çin efendiliği, çelebiliği vardır; sözcüklerin o enfes kullanılışı, o ölçülülük, o eksilti, sözcüklerin kılı kırk yararak seçilmesi, anıştırmalı ve dolaylı anlatım, o bilgece ifade biçimleri. Nesneyi bıraktıkları yoklukla simgeleyen sayfa boşlukları, sessizlikler, kayboluşlar”. Özenticilik, sanırım duyguya özendirmeyi, duygularda olması gereken; incelik ve zarafeti anlatmaktadır. Şiirlerde nesneye -Biblo Teması’na- yer verme, Mallarme için önemlidir. Özel bir anlam taşır, mesela; nesneler hiçlikten ve kaybolmuşluktan onu koruyan eşyalardır. “Dizeler yelpazenin kanat vuruşlarına” benzetilir. Diğer taraftan, yelpazenin kanat vuruşu bir isteme bağlıdır. Tabii olan şeydir. “Düş kırıcı gerçeği saklamak için boşluğu maskelemek” ve “temel hiçliği bir dekor ile kaplamak” gerekir. Bunlar, Mallarme şiir sanatının iki önemli noktasıdır. Yani “düzgün- yapaylık” kusurları yontmanın ve estetikle sunmanın diğer bir yolu olmalıdır ki bu da şiirinde bahsedilen özendirme ve kibarlığıyla örtüşmektedir. Geleneksel bir yapıyı sorgulaması da bu yolla olur.
Mallarme’nin hayatı salt şiirle geçmemiştir elbette. 1864’lere gelindiğinde - çocukken, annesinin ve kız kardeşinin ölümü– ve Genevieve’nin doğumuyla devam eden ruhsal değişimi ve baş ağrıları onu etkiler ancak yazmaya devam eder. “Herodiade” ve Genevieve geçimsiz iki sevgilidir, onun için. Bunalım yıllarına dair yazılabilecek diğer not ise, bitmek tükenmek bilmeyen yazma merakını sil baştan yeniden kurgulaması, estetik kaygılarının onu yorması ve Baudelaire ile Poe’ya olan bağlılık ve hayranlık duygusunun birbiriyle çatışması gösterilir. Yaşadığı gergin ve yorucu yıllara rağmen o, bir dirilişten ve şiir anlayışından söz eder 1865’de ona göre nesne, güzelliğe varmak için bir araçtır. “Yapıtımın konusu güzelliktir, görünüşteki konu güzelliğe varmak için bir gerekçedir” der. Onun serüveninde, birçok şiiri önemli olmasına rağmen, “Herodiade” şiiri farklı bir tarzda yazılmıştır. En azından o böyle değerlendirir. Çünkü amaçladığı onu anlatan, yeni bir dildir. İzlenimciliğe yönelim yaşarken Parnase Öğretisi’nden de yavaş yavaş uzaklaşma anlamına gelmektedir bu**. Herodiade tiyatro eseri olarak ele alınır, sonradan şiirleştirilir. Ancak okuduğunda, biçimsel ve anlatım yönünden şiirin hala, tiyatral dil özelliğini koruduğu görülür. Lirik anlatımlı güzel bir şiir olmasının yanında Dadı ve Herodiade arasında gerçekleşen uzun bir konuşma gibidir.

DADI
“Yaşıyorsun! bir ecenin gölgesi midir yoksa?
Bu gördüğüm, yüzüklü parmakları dudağımda
Yürümeyin bilinmez bir çağda….
HERODİADE
Uzak durun
Sarışın, coşkun seli tertemiz saçlarımın,
Yalnız bedenimi arıtıp yuduğu zaman
Ve büyük bir korku ile dondurduğu zaman
Ölümsüz olunca ışığı sardığın saçlarım
Ey kadın bir öpüşe
Feda olurdu canım…”

İyi bir sanat için şiir ve müziğin birlikteliğine inanan Mallarme, “Herodiade” ve “Bir Zar Atımı Asla Ortadan Kaldırmayacak Rastlantıyı” şiirinde müzikaliteyi ön plana çıkarmıştır. Düzyazı olarak ele alınan şiir- Zar Atımı –bahsedildiği gibi; biçimsel açıdan her sayfa tek başına okunduğunda, iç ritmin kırıldığını ancak sayfalar sağlı sollu okunduğunda ritmin tek düzlemde ilerlediğini ve bütünlük kazandığını göreceksiniz. Çünkü sağ ve soldaki dizeler birbiriyle ilişkilendirilmiştir. Şiirle ilgili olarak “metnin dizgisindeki harflerin çeşitlemesi büyüklük küçüklükleri, karakter değişiklikleri, biçimleri vb. ve düzeniyle, bir senfoniyi andırdığı” değerlendirmesi yapılır.
Bu değerlendirme ve genel değerlendirmeler birlikte ele alındığında Mallarme, sadece ülkesinde değil, dünya edebiyatında da duruşu ve yetkinliği ile etkileyicidir. Türk edebiyatına bakıldığında birçok şairin ve yazarın okumadan geçemeyeceği şair olduğu da görülecektir. İş onun dilinden ve kaleminden anlaşılmaya gelince bu zor olacaktır. Öncelikle birçok şairin ya da yazarın dilini bilmemesi ve çeviri anlamında, onun geç keşfedilmesi neden olarak gösterilebilir. Doğru çevirilerin yapılamaması, kullandığı şiir dilini, üslubunu, esinlenmeyi yaratan öğelerin tam olarak görülebilmesini engellemiştir. Yine de esinlenme anlamında çok olmasa da; Yahya Kemal, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Haşim ve diğer şairler okurlar onu. Ve Ahmet Haşim’le Mallarme arasında “saf şiir” anlamında bir ortaklık kurulur, Yakup Kadri ile Abdulhak Şinasi tarafından. Ancak onu kendi doğasıyla anlayan iki yazar vardır ki, Nurullah Ataç ve A. Hamdi Tanpınar; her ikisi de onun çağını aşan gücü konusunda hemfikirdir. Nurullah Ataç Mallarme için “ şair olsaydım onun gibi yazmak isterdim” der. Sonuç olarak, Türkiye’de yazarlık kimliğine ilişkin “…çeviri engeline takıldığından yapıtının şiirimizdeki etkisi belirsiz, sınırlı, dolaylı, kimi kez çarpıtıcı, en azından geçici yansımalardan öteye geçmemiştir” diye yazılır onun için.
Stephane Mallarme’nin çeviri kitapları incelendiğinde, üzerinde durulan onun titizliği, kuramsal tanımlamaları, kendi deneyimleri, bilgisi, yeteneği okuyucunun kafasında bir Mallarme ismiyle tanışmasını sağlar. Söylediği ve yaptığı tespitlerin birçoğu genel-geçerliliği olan ve hala yaşayan bir gerçeği imlemektedir. Sanırım ona evrensel düşünür denilmesinde bir sakınca yoktur. Jules HURET’in, onunla gerçekleştirdiği röportajı okumuş olanlar bilirler ki söyledikleri ve onunla ilgili yazılanlar haklı bir nedene dayanır.
Yazın bireysel bir çabadır. Yazın insanının ya da daha iyisini yazmaya çalışan düşünce ve imge insanının yolunu seçmekten başka şansı yoktur. Ve o şansı denemekten.
Frost der ki, “…ormanda, önümde ikiye ayrılan bir yol vardı ve ben daha az gidileni seçtim, fark yaratan buydu…”

Ekim 2006- Ankara

Kaynak

*İmbat şiiri - Mallarme(Çev.E.Alkan)
Erdoğan Alkan
Stephane Mallarme
Şiirler– Varlık Şiir
**Ömer Aygün
Stephane Mallarme Profil.
(Say: 15 ) YKY

TRAVMATİK BİR YAŞAM VE ŞİİR PERSPEKTİFİNDEN:

Ben Arthur Rimbaud

Aykırı, hırslı ve bağımsız yaşam biçiminden kimler esinlendi bilinmez ancak, o kendi sınırlarını aşan ününe bu özellikleriyle sahip olmuş olabilir. Bu aitlik duygusunda; Verlaine’in, birikimlerinin, farklı çevre edinme düşünün ve doğrudan olmasa da onun geleceğini etkileyen çocukluğunun da rolü vardır kuşkusuz. Onun yaşam öyküsünü okuyan birçok insan, çocukluğunda dahi, kurulu ve verili düzene karşı hep bir duruş sağladığına tanık olur. Özellikle olumsuz yaşam biçimlerinin insanların; bir yerde saf tutmasını ya da diğerine daha fazla inanmasını sağladığından ileri gelebilir bu durum. İçinde bulunduğu akımın ortak amaçlarından ipuçları yakalayıp benim gibi basit bir mantık geliştirmenizde mümkün, hem yaşam tarzı hem de şiirdeki söylemi, yaşamda bir taraf olmasını sağlamıştır diyebilmek için. Sağlanan başarılar iyi ya da kötü olsun; çocukluğun ayakları üzerinde kurulur inancından yola çıkarak Arthur Rimbaud profili nasıl çizilir?
I

19.yy’ın ortalarında Romantizm, Naturalizm ve Parnasse Okulu’nun öğretileri karşısında ortaya çıkan sembolizm akımının (Verlaine, Baudelaire, Mallarmé) kurucuları arasında yer alır ARTHUR RİMBAUD. Geleneksel şiirin, teknik ve tema açısından katı kurallara sahip oluşundan dolayı; tepki olarak bu akımın ortaya çıktığı söylenir. Erdoğan Alkan Parnasse Okulu'nun sanat görüşü hakkında, "geleneksel biçime, dizeye ağırlık veriyordu. Sembolistler dörtlüğü, üçlüğü aşan bağlama öncelik tanıdılar. Şiirde, artık dize değil bağlam önemli”dir der. Sembolistlerin ortaya çıkış nedenleri özetle şöyle tanımlanır:

“Soğuk plastik güzelliği, nesnelliği savunan, özdekçi (matérialiste) ve olgucudurlar (pozitiviste). Parnasse’cılara tepki olarak ortaya çıktılar, ülkücülüğü (idealizme) ve sezgiciliği (intuitionizme) savundular. .Bütün ülkeler ve dönemler için bir güzellik kavramı olacağına inanmazlar. Durağanın (statique) karşısında yer alır, oluşumu kutsarlar. Klasizm’e ; şiir sesi söylevci olduğu ve akıl hocalığı yaptığı için, Romantizm’e; gözyaşı tecimiyle uğraştığı, anlatımı pek yalın olduğu için, Naturalizm ‘e (doğalcılık ); şiirlerinde ruh bulunmadığı için kızarlar. Örtülü güzelliği severler. Doğaya, nesnelere, olaylara buğulu bir camın ardından bakarlar. Anlamda da örtülüyü severler. Gerçeğin yalın, çok açık biçimde değil, sembollerle sunulmasını, şiirin anlamına okurun, bilinciyle, bilinçaltıyla, sezgilerle yaklaşmasını isterler.
........
Sembolistler, en büyük devrimi şiirin özünden çok biçimin de yapmışlardır. Özgür dizenin, giderek, bugünkü serbest şiirin kurucusu onlardır.” Bu akım içerisinde Rimbaud, “Mayıs Sürgünü” şiirini uyaksız dizelerle yazdı. Giderek, ölçüyü tümüyle atıp “Gemicilik” ve “Devinim”de özgür dizeye yöneldi. Gü¬neyin baş kaldıran çocuğu, sonunda dizeyi de atıp şiirin tanrısı dediği Baudelaire gibi yapıtını düz yazılmış şiirlerle vurguladı. “Llluminations” (Aydınlanma) ve “Cehennemde Bir Mevsim”den önce yazgının, ölçülü dizelerinin yakılmasını istedi “

Ancak, biçimsel olarak bağımsız dize üzerinde devrim yaratmışlarsa da, teorik tanım getiremezler. Çünkü onların şiirinde dize değil, dörtlük egemen olandır. Ancak şair, kendi şiir gelişiminde özgür dizeyi kurabilmiş ve şimdiki çağdaş şiirin temellerine –bir akım içinde yer alarak- kaynak oluşturabilmiştir.
Bir insanı anımsarken onun geçmişiyle olan bağını göz ardı etmek mümkün mü? Ya da alanını özelinden ayırmak! Elbette, ancak ben öyle yapmayacağım.

II

20 Ekim 1854’te dünyaya gelen küçük Arthur, diğer üç kardeşiyle birlikte annesinin (Vitale Cuıg) kurallarıyla büyütülür. Uzakta olan baba (Frederıc), bir dönem sonra yakın bir çevrede görev yapmaya başlar, ancak ebeveynler arasındaki farklılıklar da kendini göstermeye başlamıştır. Arthur’un kişilik gelişiminde ve yaşam tarzında anne ve babanın ilişkileri belirleyicidir.
Anne, almış olduğu eğitimi, çocuklarına aktarmaya çalışan; ciddi, despot, geleneksel yapısını koruyan, dinine düşkün, başkalarının düşüncesine önem vermeyen, epeyce sorun yaşayan ve yaşatan bir insandır. Eğitim anlamın da en çok problem yaşadığı çocuk ise Arthur’dur.
Baba, anneye göre esnektir. Daha özgürlükçü yapıya sahiptir. Çok okuyup, yazan baba çok da gezen bir insandır. Kendi çabalarıyla Arapça öğrenir ve kuranı Fransızcaya çevirir. Serüvenci yanı onun başka yerler tanımasını ve yaşamı karısından farklı algılamasını sağlamıştır. Arthur’un babasını model alması, geleceğini belirlemesinde önemli bir etkendir. Ebeveynler arasındaki bu uzaklaşma bir zaman sonra, babanın evden ayrılmasıyla kapanmayacak yaralar açar çocuklarda. Annenin babaya olan öfkesi yıllarca sürecektir -şairin yaşamında ki iniş çıkışların kaynağını bulmak zor olmayacaktır-. Tüm hayatı boyunca yaşanan olumsuzluklar şiirlerinde öfkeyle dile gelir. Bu şekilde kızdıklarına meydan okur. Kendi yenilgilerinin altından kalkma, doğrulma cesaretini böyle yakalar Rimbaud. Burbon sokağında yaşananları “yedi yaş ozanları” şiirinde şöyle dile getirir.

“ pek çalımlı, halinden hoşnut annesi evin,
gidiyordu kapayıp sayfasını ödevin
görmüyordu mavi gözlerinde çocuğun
yankısını çirkefe terk edilmiş bir ruhun”

İçinde bulunduğu yalnızlığı ve savaşı anlatır. Loş odasında özgürlüğün düşünü kurar, Kilisede geçen saatlerden çok o “ kara tulumlarıyla varoşlarına dönen, işçileri kendine daha yakın” bulur. Düşleri bittiğinde, içindeki boşluk ve gerçekler, düşlerin yerini alır. Charleville Kilisesinde eğitim almaktadır.
Arthur içine dönük, durgun ancak bir o kadar da aykırıdır. Yavaş yavaş çevre edinmeye başlar ve Ernest Delahaye ‘le tanışır. Onunla şiire ilişkin dostluk kurar. Başarılı bir öğrencidir. Şiire ve yabancı dillere karşı büyük ilgisi vardır. Babası gibi yazmaya da başlamıştır. Bu arada Latin ve Yunan şiirleriyle ilgilenir. Okul öğretmenlerinden Ariste Lheritier onu şiire özendirir. Labarrirere sayesinde Parnasse dergisini okur. O sıralarda Théophile Gauiter, Théodore de Banville, Léon Dierx ve Paul Verlaine gibi şairlerin şiirleriyle tanışır. Okulda yapılan Akademik yarışmada ( Numaidie kralı Jagurtha konulu şiirle) birincilik alır. Arthur’un bu başarısıyla ilgilenmeyen anne, daha da ileri gider ve şiirin gereksiz bir uğraş olduğunu söyler. Kısaca onun yeteneği görmezlikten gelinmektedir. “Öküzlerin yılbaşı armağanları” adlı uzun bir şiiri Paris’te Revue Pour Tous dergisinde yayınlanır. Aynı yıl okula, “Devrimci, cumhuriyetçi, liberal, özgür” düşünceden yana bir öğretmen, Georgez İzambard gelir. Ve A. Rimbaud’un yaşamına bir ivme kazandırır. O ana kadar okuduğu klasikleri bırakır ve Baudelare, Banville, Saint Simon, Lamartine, Rahelars, Villan vd. yazar, şair ve düşünürleri okumaya başlar. Sürekli okumasının ona kazandırdığı şiirleri: Demirci, Ofelya, İzlenim, Güneş ve Ten’dir. İzambard’la şiirler okurlar ve şiir üstüne tartışırlar.1870 yılı haziranında, konusu Sanço – Pança’nın ölü eşeğine söylevi olan akademik bir yarışmaya daha girer ve birincilik alır. O sıralar, Prusya ve Fransa arasında ki ilişkilerin bozulduğu bir dönemdir. Arthur savaşa karşıdır. Birçok dergi savaş çığırtkanlığı yaparken o “doksan iki ölüleri “ şiirini yazar. Aynı döneme denk gelen bir tarihte Pariste La Charga gazetesin de “üç Öpücük” şiiri yayınlanır. Şair 17 yaşına geldiğin de “Asılmışların Balosu, Tartufe ‘un yazgısı, Sudan Doğmuş Venüs ve Roman “ şiirleri bu serüvendeki yerini belirlemeye başlamıştır.
Bu süreç sonunda o, Paris’e ve Edebiyat çevresine ulaşmanın yollarını aramaya başlar. Ödül olarak kazandığı kitapları satar, annesinden ve yaşadığı şehirden ilk kaçışını gerçekleştirir. Ancak yolculuk çok zordur. Eline geçen para bilet için yetmediğinden yolun yarısını kaçak yolcu olarak yapar, yakalanır ve cezaevine girer. Yazdığı mektuplara karşılık bulur. Hocası İzambard sayesinde gerekli para sağlanır ve salıverilir. Kaldığı süre içerisinde büyük zorluklar yaşar, bu dönemin ürünü olan “Bit Ayıklayan Ablalar” ve bu kaçışla başlayan yol şiirleri yazılır: “ Gönlümce Bir Kış”, Yeşil Meyhanede, Çapkın Kız, Kuytuda Uyuyan Asker, Aylaklığım, ve Dolap” gibi. Arthur Rimbaud, karar alabilecek kadar bilinçli ve cesurdur. İkinci kaçış planı içinde saatini satar, Paris Trenine tekrar biner, ancak annesinin baskıları ve okulu dolayısıyla tekrar evine döner. Sıkıcı olmayan tek şey, Delahaye ile Rousseau’nun, Rabelais’in, Edgar Allan Poe’nun eserlerini okumaktır. Bir ara, bir gazetede işe girer, fakat savaş dolayısıyla iş yeri kapanır. Tekrar Paris düşü için daha zorlu bir yolculuk onu beklemektedir. Ayakta kalabilmek için istemediği savaşın içinde bulur kendisini. Kışlada kaldığı sürede bir yüzbaşı tarafından eşcinsel ilişkiye zorlanır. Kötü geçirilmiş bir çocukluğa ek olarak bu olay, onun da ret edemeyeceği bir gerçeği ortaya çıkarır.“Çalınmış Yürek “ şiiri o günleri anlatır. Bu deneyimden sonra Charleville döner; huzursuz, aykırı, dik başlı, bir o kadar da gelişmiş şiir aklıyla. Bir çok kişi, şair ve yazar hakkında yorumlar yapmaktadır. Parnasse okulundan ise dikkatini çeken Albert Merat ve Paul Verlaine’dir. Şehirde kaldığı süre içerisinde Kütüphane müdürüne “Oturmuşlar” şiiriyle öfkesini dile getirir. Bu aynı zamanda, yaşadığı haksızlıklara ve sisteme karşı olan tavrını da ortaya koyar. Kudas töreni için yazdığı “ilk kudas töreni “şiiriyle de Kiliselere olan düşüncelerini ağır bir dille anlatır. Ona göre Kiliseler dokunulmazlığının arkasında farklı amaçlar yaşatmaktadır. Çocuklar ise seçilmiş kurbanlardır. Yazdığı “Çiçeklerle ilgili Ozana Söylenenler” şiiri ile Paris şairlerinden Théodore de Banville’ye eleştiriler getirir. Bu şiiri ile yaşamda var olan gerçeklerin altını çizmeye çalışır. Bir süre sonra Paul Verlaine’le mektuplaşmaya başlar ve bir davet alır. Çünkü Varlaine, A.Rimbaud’un şiirinden etkilenmiştir ve onu tanımak istemektedir. Paris’e gitmek için yola çıkar. Bu karşılaşmadan sonra kurulan dostluk, tutkulu bir ilişkiyi de beraberinde getirir. Sanat çevresinde yer edinmek bir yana o agresif tavırlarıyla gruptan dışlanır. Ona ayrılan aidat kesilir. 1872’de Charleville’e dönmek zorunda kalır. Paul Verlain’in hayatı da eskisi gibi değildir. Mektuplaşmalar ve şiirler devam eder.” Cassis Irmağı, Gözyaşı, Susuzluk Güldürüsü,Yüksek Kulenin Şarkısı “ gibi şiirleri bu dönemin ürünleridir. Ve Verlain’in çabalarıyla yeniden Paris’e gider. Birlikte İngiltere’ye kaçarlar. Londra’da kaldığı süre içerisinde şiirindeki dize anlayışı yerini tümcelere bırakır. İkisinin de hayatında var olan olumsuzluklar, Brüksel’ de çıkan bir kavgayla son bulur. Verlain cezaevine girer. Arthur ise yaşamına kaldığı yerden yalnız devam eder. En önemli eseri olan ”Cehennemde Bir Mevsim” de şöyle der "Asla bu toplumdan olmadım ben; asla Hıristiyan olmadım; ben işkence altında şarkı söyleyenlerin soyundanım; yasaları anlamam, sağduyum yoktur, bir hödüğüm..." der bu kitapla Paris’e döner. Birçok şair ve eleştirmene verir, ancak yanıt bile alamaz.
Öğretmeni İzambard’a yazdığı bir mektupta yaşadıklarına ilişkin özeleştiriyi şöyle yapar Şair.
“Kendimizi topluma adamak zorundayız demiştiniz. Ben de kendi ilkelerimi izliyorum. Eski budala arkadaşlarımı bulup, sıkılmadan onların sırtından geçiniyorum. Aptalca, pis, rezilce sözler söylüyor, şaklabanlıklar yapıyorum. Onlar da bana bardak bardak şarap ısmarlıyorlar. Annemin durumuna gelince, çarmıha gerilmiş İsa karşısında ki Meryem .Ben de kendimi topluma feda ediyorum Neden mi? Ozan olmak istiyorum. Basitlik, rezillik, tekdüzelik içinde ölüyor, parça parça oluyorum burda. Aslında hemen çekip gitmeliyim, kol saatimi satıp yaşasın özgürlük diyebilmeliyim. Kaldım işte yine kaldım“. Arthur Rimbaud olanlardan sonra Londra’ya döner. Oradan Almanya, İsviçre, İtalya gibi birçok ülkeyi gezer.Charlestown’a döner; paralı askerlik dönemi derken, bir gemi yolculuğuyla birçok ülkeyi daha gezer. Marsilya ‘da karar kılar. Bir şirkette çalışmaya başlar. Hastalanır ve genç bir yaşta hayatını kayıp eder ( Kasım1891).
Ölüm bir sonsa ondan bir şiirle bitirmek gerek yazıyı.”Helecanlar” şiiri Reha Yunluel’in çevirisi ile;
……………

“konuşmayacağım, düşünmeyeceğim bir an bile:
lakin tırmanacak içimde bitmek bilmez aşk
ve ben uzağa, uzaklara gideceğim derbedercesine
doğayla, ve mutlu, sanki bir kadınlaymışçasına”

Kısa ve çılgın bir yaşam ve şiirler. Bütün mesele Arthur Rimbaud olabilmekte.

Nisan 2006

Kaynak
Arthur RİMBAUD
Dizeler ( Çeviren; Erdoğan Alkan, Cumhuriyet Dünya Klasikleri dizisi : 153 )
Erdoğan ALKAN
-(Şiir Sanatı,Yön Yay.,1995)
Aydın Şimşek,
-(Siyasal Tarih Sürecinde, Sanat ve İktidar Ümit yayıncılık )

TANRI VE ŞEYTAN İKİLEMİNDE BİR

CHARLES BAUDELAİRE (1821-1867)


“Bırakmıştı kendini koynuna sevgilerin/
Süzüyordu divandan o güzel bakışları /
Bir deniz kadar tatlı, bir deniz kadar derin/
Kıyıya çarpar gibi ona vuran aşkımı.
Gözleri gözlerimde sanki evcil bir kaplan/
Düşle dolu biçimden biçime giriyordu /
Şehvete ve arzuya kucak açmış saflığı /
Her tavrına yeni bir albeni veriyordu.”
Çev: Erdoğan Alkan

Yaşadığınız yüzyılın insanı olamamak çok kışkırtıcı olsa gerek. Ya da anlaşılmama durumunun anarşist duruşla ilişkilendirildiği bir çizgide sınırlandırılmış olmak. Orta sınıf bir ailede büyümüş, ihtirasları ile çevresi arasında kalmış genç bir insan düşününüz. Dayanma ve mücadele gücü, içinde yeni savunma teknikleri geliştirecektir. Bence Baudelaire bu kişiliklerden biri.
Çatışmalar ve engellemeler yıkıcı sonuçlar doğursa da diğer bir taraftan yaratıcılığı artırır. Nasıl eğitiliyor ve kendinizi nasıl eviriyorsanız, yanıtlarınızda o anlamda idealinizdekine yakın bir yere geliyor. 300 yıl önce – gerek sembolistler gerekse diğer akımlar içinde yer alan – edebiyatçılar kendi ideallerine ne kadar yaklaştılar bilmiyorum ama birçoğunun eksik ülküleriyle öldüğüne eminim.
“Kendimi öldürüyorum, çünkü başkaları için yararsız, kendim için tehlikeliyim.” diye yazar, Baudelaire. Ve kendini yakaladığı derinlikte “yararlı bir adam olmak bana hep iğrenç bir şey gibi geldi” diyerek bir önceki düşüncesini de destekler. Yaşadığı düşünsel gelgitler, bilinçaltı ve bilinçüstü yolculukları, çoğunlukla kendi yalnızlığını, kararsızlığını, keşfettiği özel alanıdır da aynı zamanda. Ve çelişik ifadeler en çok da bu süreçte yaşanır.Çünkü yetersizdir, içinde bulunduğu bu sıkıcılığı anlamlandıramayacak kadar hayalidir düşünceleri. Öyle ki, bu duygusal gelgitler içinde kitabının ulaştığı başarı onu uzun süre mutlu etmeyecektir. Belki de kendi ilgilerini “ciddiye almadığı” içindir bu yılgınlığı. En çok bilinçliliğini bastırmaya çalıştığı süreçlerde patlama ve yeniden dirilmeyi gerçekleştirir. Uzun süreli hiçbir girişim ona göre değildir. Bir sonsuzluk saplantısı vardır ve onu tanımlayan varla yok arasında olandır. Dokunulandır ama aynı zamanda da ulaşılamayandır. “Göz ucuyla görülen”dir kanımca, bu da kayıp etme olasılığı ile içi doldurulmuş bir bakıştır. Bir çelişkidir belki de sonsuzluk onun için; bahsedildiği gibi, hem var olan hem de olmayandır. Kendini anlama ve tanıma biçimine “Her insanda, her zaman, eşzamanlı iki eğilim vardır; biri Tanrı’ya, öteki Şeytan’a doğru.” düşüncesi açıklık kazandırır. Farklı düşünebilen insan, aynı zamanda girift bir özellik taşır. Felsefecilerin aşkınlık olarak anlamlandırdığı bu durum Baudlaire’i anlatmaktadır. İki tezat yönelimin biri iyi olmayı, diğeri kötü olmayı simgelerken total olarak içsel dağınıklığına da işaret eder şairin. Bu baskılanma duygusunun, sıyrılmaların, ikilemlerin altında yegâne özgür olma/olamama kaygısı yatıyordur. Özgürlüğünün kaynağı kendisidir. Başkalarının yarattığı bir dünya değildir. O bu dünyanın içinde gelip uçurumun başında durur ve bakar, kendi içinde saklanmayı, kaçmayı bir oyun haline getirir. İçinde, büyümeyen, başkalarının yanında saklı kalan ve en çok da annesinin yanında ortaya çıkan bir çocuk taşır Baudelaire.
Annesine yazdığı mektuplardan anlaşılır ki, anne hem öfkesini kustuğu bir arkadaş, hem de bir limandır. “Durumumu sana açmak için ne zaman kalemi elime alsam, seni kahretmekten, zayıf düşmüş bedenini incitmekten korkuyorum. Her an canıma kıydım, kıyacağım, bundan hiç kuşkun olmasın. Beni çok, çok sevdiğini biliyorum; aklın kör ama yüce bir karakterin var! Canıma kıymam sana saçma geliyor değil mi? ’Demek yaşlı anneni, yapayalnız bırakmayı düşünebiliyorsun‘, diyeceksin. Buna doğrudan hakkım olmasa da otuz yıla yakın bir süreden beri çektiğim acılar bağışlanmama yeter. Allah korkusu da yok mu?, diyeceksin. Görünmez bir dış varlığın kaderimle ilgilendiğine inanmayı ne kadar isterdim (bu konuda nasıl içten olduğumu benden iyi kimse bilemez); buna inanmak için ne yapsam bilmiyorum ki? Ben senin yanında hep yaşayan bir varlıktım; yalnızca benimdin artık. Hem putum, hem arkadaşımdın. Çok çok gerilerde kalmış yıllardan tutkuyla söz etmeme belki şaşacaksın. Ben bile şaşıyorum. Belki de ölümü bir kez daha arzulamamdan, geçmişin, eski vakaların aklımda lif lif çözülmesinden kaynaklanıyor bu. Daha sonra, bilirsin, kocan, ne acımasız bir eğitim seçti benim için; kırk yaşındayım ve hâlâ o kolej yıllarını ve üvey babamın oluşturduğu korkuyu acıyla hatırlıyorum. Yine de onu sevmiştim, zaten bugün ona hak verecek olgunluktayım. Hasılı sakat tutumunu ısrarla sürdürmüştü. Bu meseleyi geçelim; zira, gözlerindeki yaşları görür gibiyim. Sonunda kurtuldum ama tümüyle terk edildim.”
İnandığı ilkelerden sapmayan, inatçı, tembel, aşırı derecede uyuşturucu kullanan, cinsel açıdan kesinlikle tuhaf sayılabilecek biri olarak anlatır onu Sartre. İç disiplinle değil de güdümlenerek hızını kullanır. Bundan memnun olmasa da öyle olmasını ister. Kendisiyle verdiği savaşı sürekli canlı tutmasına, çok erken yaşlarda babasını kaybetmesi -baba sevgisini gözetmenlerinde bulma arayışı- ve annesine olan düşkünlüğünün ensest denilebilecek boyutlarda olması bir neden oluşturur. Ancak yine de yaşadığı süre içinde anneye maddi bağımlılığının devam etmesi ve buna rağmen kendini sefaletin içinde bulması, şair olarak oradan beslenmesini sağlamış olabileceğini de gösteriyor. Fakat aynı zamanda bir sona gidiştir de bu.
Paris Sıkıntısı ve Kötülük Çiçekleri kitaplarında bu hayal kırıklığı ve hayata karşı duyduğu öfke öne çıkar. Onu bu kadar öfkelendiren toplumun -burjuva devrimleri ile- kötü koşullarda yaşaması ve bu değişmelere toplumsal tepkinin gösterilmemesidir. Çünkü bu değişim halk tarafından bir tehdit olarak algılanmıştır. Şair bu kötü giden yaşam koşullarını iyimserlikle karşılamaz, bunları çok açık bir biçimde ürünlerinde anlatır. Sembolist olmasının yanında realist bir duruşu vardır Baudelaire‘in. “Sıkıcılık” ve “Tepkisellik” onu anlatacak iki kelime olmasının ötesinde toplumsal tekdüzeliğe karşı geliştirdiği önemli savunma aracıdır. Fransız Devrimi’nin idealist yanı istenildiği gibi gerçekleşmemiş, aydınlar ve halk bu süreçten bir hayli etkilenmişlerdir. Şair olumsuzlukları anlatırken yolsuzluklara, yoksulluklara neden olanlara ve bu yükün altında ezilenlere de öfkesini dile getirir.
Genel olarak kişisel gerginlik ve öfke hali, bireysel ve toplumsal sorunların karşısında duyarlılık gösteren bir şairin iç sıkıntısıdır. İç döküm, iç haykırış yazılırken bireysel incinmişlikler ve psikolojik tepkiler de gerçeklerle birlikte verilir. O nedenle Baudelaire‘in anlaşılmasını ağırlaştıran bir olumsuzluk olarak yansımıştır bu durum bana kalırsa.
Geçmişi ele alındığında: Charles Baudelaire’in babasının erken yaşlarda öldüğü, üvey babası tarafından, “Lyon Krallık Koleji”ne yatılı öğrenci olarak yerleştirildiği görülür. Ki bundan dolayı onu hiç affetmeyecektir.“Balkon” şiiri bu sürece aittir. Ölçüsüz tavırları nedeniyle liseden atılır, okulu dışarıdan bitirir.
İç karışıklığın yükseldiği dönemde, albay olan üvey babası onu Hindistan’a göndermek isterse de o, Bourbon adasında aile dostları olan, Adolphe Autard de Bragard’ların yanında kalır. Yolculuk sonrası “Albatros” şiirini yazar. “Sömürgeli Bir Kadına” şiiri yolculuk sırasında yazılır. O sürece dahil diğer şiirleri ise, “İnsan ve Deniz”, “Alıp Götüren Koku”, “Moesta et Errabunda” ve “Yolculuk” başlığını taşır. Tiyatro oyuncusu olan Jeanne Duval ile tanışır; “Elem Çiçekleri” onun için yazılır. “Füzeler”, “Çıplak Yüreğim” isimli şiirlerinde aşk ve kadın imgesi kullanılır. “Benim güzelimin tanımını buldum. Bu güzel, yakıcı, hazin, anlaşılmayı zamana bırakan, biraz kapalı bir şey. Fikirlerimi bir kadın yüzünü örnek alarak açıklayayım.” der.
Fransız Devrimi sırasında (1848) Baudelaire barikatlarda yer alır. Bireysel bir başkaldırıdır da bu aynı zamanda. Üvey babası ve annesi ile – varisi olduğu 100 bin frank için- yol ayrımındadır. Bu anlaşmazlık büyük bir öfkeyi doğuracaktır onda. Aile kavramının parçalandığı bir süreçtir bu dönem. İhtilalden yedi yıl sonra “Modern Şiir‘in ilk örnekleri arasında yer alan “Kötülük Çiçekleri”, “Les Fleurs du Mal” ismi ile kitap olarak yayınlanır. Kitabın yayınlandığı yıl, bazı bölümleri gayri ahlaki olarak değerlendirilir ve dava açılarak “Takılar, Léthé, Pek Neşeli Kadına, Lesbos, Lanetlenmiş Kadınlar, Vampirin Değişimleri, Non Sataita, Güzel Gemi ve Kızıl Saçlı Dilenci Kız.” şiirlerinin “aktöreye saldırı” olarak kabul edilir; “Aziz Pierre’in İsa’yı İnkârı, Habil ile Kabil, Şeytan’a Methiye ve Katilin Şarabı” isimli şiirleri de, “dinî inançlara saldırı” ithamıyla yasaklanır. –Yasaklama eyleminin günümüzde bir gelenek haline alması ilginç bir tesadüf olsa gerek. Théophile Gautier üstüne kaleme aldığı çalışma, Victor Hugo’nun, Kötülük Çiçekleri üzerine yazdığı bir mektupla beraber yayınlanır ve Victor Hugo, “Elem Çiçekleri’niz yıldızlar gibi parlayıp, ışık ve kıvılcımlar saçıyor” diye yazar. Bu beğeninin aksine başka bir yazıda kitabın rezalet olduğu “İğrençlik, rezillikle dirsek dirseğe; kokuşmuşlukla, çirkef kolkola girmiş” cümleleri ile verilir. Diğer bir yazı ise bu düşünceleri destekler yöndedir. Çünkü “Bu kadar az sayfada, bu kadar çok memenin ısırıldığı ve çiğnendiği hiçbir kitap da görülmemiştir; bu kadar iblis, cenin, şeytan, kemirgen, kedi ve kurtların cirit attığı başka bir kitap da yoktur. Bu eser, aklın tüm delilik ve saçmalıklarına kalbin tüm kokuşmuşluklarına açık bir hastanedir…Kötülük Çiçekleri şiir kitabı Madame Bovary kitabı ile kıyaslanır ve “roman bile ağzı süt kokan bir çocuk gibi kalır” denilir. Bütün bu yazılanlara şairin de bir yanıtı vardır elbette: “Şiirin amacının şunu veya bunu öğretmek olduğunu düşünen bir yığın insan var. Şiir, gelenek ve görenekleri yetkinleştirmeliymiş, şuuru güçlendirmeliymiş, kısaca yararlı olanı göstermeliymiş. Kişi kendine eğilme, ruhunu sorgulamak, coşkulu hatıralarını yadetmek istesin, yeter, o zaman şiir’in şiirden başka amacı olmadığını görürüz. Sözüme kulak verilsin, şiir, gelenek ve görenekleri soylulaştırmaz, demiyorum; son amacının, hedefinin, insanları bayağı çıkarlar üzerine yükseltmek olduğunu yoksaymıyorum. Söylemek istediğim şu: Eğer şairin tek amacı aktöreyi izlemek ve savunmak olursa o zaman eserinin şiirsel gücü de zayıflamış olur. Hatta denebilir ki, böyle durumda ortaya çıkan eser de kötüdür.” Bu tartışmalar uzun süre devam ederken aynı süreçte POE‘den yaptığı çeviriler kendi şiirleri ile yayınlanır. Reuve des deux Mondes isimli dergide de on sekiz şiiri çıkar. Le Pre’sent isimli dergide “Gece Şiirleri”. Artiste dergisi için de Flaubert hakkında analiz çalışmasını kaleme alır.
Baudelaire’in sağlığı gittikçe bozulur –Frengi hastasıdır; ancak yazma ediminden de uzak duramaz. Bunu afyon ve geyikotu gibi uyuşturucu maddeleri kullanarak gerçekleştirir. 1860 yılının Mayıs sonunda diğer kitabı Paradis Artificiels-Yalancı Cennetler yayınlanır. 1864’te Le Figaro‘da, altı şiiri kapsayan “Le Spleen de Paris”i yayınlanır.
Dönüp yukarıda onun için yazdıklarıma/yazılanlara bakıyorum ve Baudelaire profilini yeniden çiziyorum. Toplumsal anlamda ideolojik duruşu belli olmayan şair, bohem hayatı yaşar. İçsel bungunluğunu tetikleyen sosyal statünün sarhoşluğu, bireysel ilişkiler ve toplumsal alanda yaşanan kaos, onu ilginç bir sınıra getirmiştir. Kendisiyle uğraşan, kendini yoran, zaman zaman intiharı düşünen – başkalarına acı çektirme içgüdüsü ile olabilir – bir çizgidir bu. Elbette şair olarak yargılanması noktasında koyduğu tavır çok ciddidir ve şimdi içinde bir örnek oluşturur.
Şairin ve – senbolist diğer şairlerin çıkış noktalarını oluşturan – klasik gelenek ve baskılara karşı şiirleriyle varoluşları, “avangard sanat” ve edebiyat için bir temel sayılmaktadır. Diğer yandan Baudelaire de olmak üzere özel yaşamları birbirine benzeyen diğer şairleri incelerseniz, temel olarak travmatik geçmişlerinin uzantısı olan duygusal tercihlerinin hep risk taşıdığı ve o risklerin bedellerini ödeyerek yaşadıkları görülür. Elbette sanat onlar için vazgeçilmezdir. Koşulları ve tercihleri ne olursa olsun, aynı anda iyi eserlerin de sahibi olunabiliyor pekâlâ.

Aralık 2006



Not: Bazı yazılarda “Kötülük Çiçekleri”, “Elem Çiçekleri” olarak da geçmektedir.

Kaynak
-Jehan Poul Sartre, Beaudelaire (İthaki yayınları 2003)
-Sinami Orhan, Charles Beaudelaire yazısı
(Akademya’ya Doğru Kültür ve Sanat Platformu)

17 Ekim 2008 Cuma

YÜZLER, HAYATA AÇILAN BAHÇE KAPISI

İşçilerin harç hazırladıkları küçük kum tepelerinde göletler oluşmaya başlıyor. İlk katı çıkılan inşaatın üstündeki işçiler - inşaat oturduğum balkonla aynı paralellikte olduğu için rahatlıkla onları görebiliyorum- uzatma kalıplarını taşıyorlar. Aşağıdan biri uzatıyor, yukarıdaki alıyor, o yanındakine, yanındaki diğerine, diğeri de bir diğerine derken, böyle devam ediyor bu ilişki.

Evet ilişkiler bir şekilde yatağını buluyor. Doğrusu çoğu insan için yatağını nasıl bulduğunun da bir önemi yok . Her gün aynı filmi izler gibiyim. Bu şehir aynı hayatın tekrarı. Komplekslerini gideremeyen, içsel travmalarını onaramayan bir sürü insanın iç dökümünü hissetmeniz mümkün. Elbette bu tramvayın içinde aynı karede oluşunuz sizin de o insanlara, kendinize ve o şehre bakışınızı tembelleştiriyor. Herhangi bir ayrıntıyı kaçırma ihtimalini bile ciddiye almayabiliyorsunuz. Öte yandan, kültürel anlamda bir değişimin yaşanmadığı, amaçsız ve de gereksiz yapılanma almış başını gidiyor. İsterdim ki karşımda yükselen bu bina tiyatro, sinema, konferans salonu ve bir misafirhanenin de içinde olduğu bir kültür sarayı olsun. Onca zamandır dişe dokunur bir değişmenin, gelişmenin(!) olmaması hayal kırıklığı yaratıyor. Yatırım kültüre değil daha çok para akışının olacağı alanlara yapılıyor. Belki de bu nedenle birbirimizi ciddiye almıyor ve görmezden geliyoruz. Ya da önemsemediğimiz için yatırımı farklı alanlara kaydırıyoruz. Birilerinin bir bildiği olmalı... Tüm bu rutin faaliyetler sürerken, inşaat malzemelerinin konulduğu adada, kadınların – kıştan yaza, yazdan kışa geçerken yaptığı - geleneksel hazırlıkları da devam ediyor.

Apartmandakiler, camlardan sarkmış hem laf atıyor –yerdeki yüncü kadınlara- hem de pencere camlarını parlatıyorlar. Belli ki birbirlerini tanıyorlar ve komşular. Kadınlardan iriyarı tombulca olanı, elindeki ince değneği yüne vurdukça, bir toz bulutu kalkıyor, çok uzağa gitmeden dağılıveriyor. Diğer kadın yünlerin keçeli olanlarını -uzaktan anlayabildiğim kadarıyla- parmakları arasında bir sağa bir sola çekiştiriyor, olmadı yün döven kadının önüne tekrar atıveriyor. Üçüncü kadın dövülmüş yünleri şöyle bir havada sallıyor –çamaşır çırpar gibi- bu işlemin ardından başka bir serginin üstüne yünleri taşıyıp özenle seriyor. Bu kadar özenle ve tek kat halinde sermesinin amacı yünleri havalandırmak ya da daha kabarık olmalarını sağlamak olmalı...Birkaç sattir süren bu yorucu işe ara vermek üzereler, dördüncü kadın bir köşede yemek hazırlığında çünkü.

Yerdeki işçilerin birkaçı kumu karıştırmaya, arabacı da harcı taşımaya çoktan gönüllü olmuş ancak havada bir memnuniyetsizlik, bu olumsuzluğa ek olarak bir salâdır yayılıyor şehrin içine.

Güzel bir ses ve günlerden cuma değil; birisi mi yoksa...

Kadınlar koşturuyorlar; oysa tam bir şeyler yiyeceklerdi –ki- nisan yağmuru ben geldim diyor, yer sofralarına. Hemen toparlanıp gitme isteğindeler. Aç kaldıklarına mı yansınlar, yünlere harcanan onca emeğe mi. Sonra onları kurutma meselesi…

Apartmanlarda bu hengame oldukça zor yaşanıyor. Bahçeli müstakil evlerde öyle mi…Hele küçük bir de havuzunuz varsa. Bir taraftan yıllanmış yünler imece usulüyle yıkanır, diğer taraftan bahçe duvarına serilir, kuruyan yünler geniş balkonlarda dövülerek açılır, öbür taraftan motif işleyen yorgancı kadınlar... Eskiden çeyizlerin baştacıydı bu yorganlar; sobalı ev sayısı azalmaya başladıkça, el emeği göz nuru bu yorganlar da mahalle aralarına sıkışıp kalıyor artık.

İşçiler yağmura aldırmaksızın çalışıyorlar; içlerinden biri -sigarasını yakmak için olabilir- olduğu yere kıvrılıyor, diğeri onun yanına, bir an, bir bakış, uzun bir nefes…Kimlere, kime gider, kimden döner... Ötekiler inşaatın içinde ve üstünde durmadan hareket halindeler. Balkondan anlayabildiğim kadarıyla bu döngünün arkasında sıkışıp kalan sessizlik, su motorunun da çalışmasıyla koca bir kent kirliliğine bırakıyor yerini.

Oturduğum yerden kuş seslerinin geldiği tarafa dönüyorum. Yaprakları yeşillenmiş ceviz ağacı ve onun aksine miskinliğini koruyan dut ağacına konan kuşlarla karşılaşmak içimi rahatlatıyor. Anlamadığım bir dil kullandıkları kesin. Kendileri dışında ne varsa onlardan büyük. Her şey iktidar sahibi. Küçük bir çocuğun attığı minik bir taş bile. Sanırım bunun farkındalar. En küçük seste bile bakıyorsunuz çoğu pır uçuvermişler. Uçmaları korkudan mıdır, kendilerini koruma istemlerinden midir onu düşünüyorum ve seslere karşı çok duyarlı olmalarını korunma içgüdülerine bağlıyorum. İnsanların birbirlerine aşağılarken “kuş beyinli” benzetmesini kullanmaları kuşları ne kadar anlatır bilmiyorum ama, söz onlarda olsaydı ne derlerdi diye de merak ediyorum elbette. Sanırım bizim dışımızdakilerin ne düşündüğünü ötelememiz, işimize geldiği gibi anlamamızdan ve yaşıyoruz olmamızdan kaynaklı. Bu durum umursamazlıkla ilgili olsa gerek.

Birkaç ay öncesine kadar bahsettiğim dut ve ceviz ağacın gölgelediği yerde bir tandır evi vardı, yıktılar. Hemen yanında, kapısı camgöbeği yeşile boyanmış, beton merdivenleri ve demir parmaklıkları olan küçük pencereli ev ise uzun zamandır boş duruyor. Motor gürültüsünün bozamadığı tek şey bu evin içindeki sessizlik. Hayata açılan eski bir bahçe kapısı var. İçinde neler yaşandığı bilinmeyen ve varlığını parça parça kaybeden bu eskilik, neden bu kadar yalnız? İnsanların bu eve ilişkin gizli bakışı herkes tarafından bilinen bir derinliğe vardırıyor merak ettiğim öyküyü. İnzivaya çekilmiş bir ihtiyardan farksız halinin yanında, kutu gibi oluşu, sıcaklığı, yalnızlığını öteleyen önemli bir özelliği. Ancak öyküyü duymak ve örtüsünü kaldırmak istemiyorum. Zira içimdeki çocuk annesinin merdiven parmaklıklarına kurduğu salıncakta evcilik oynamayı, bebeği ile konuşmayı seviyor. Arada bir annesinin gelip aç olup olmadığını sorması ne çok önemsendiğini hissettiriyor ona. Bu bir büyü... Yüncü kadınlar, işçiler, insanlar, salâ’lar..Ah ince yüzlü, esmer bir kadını saklıyorsunuz içinizde.

İçime dönmenin tam sırasıdır şimdi. İçim yeni bir ölümü kaldırmıyor.

Ne çok şey değişiyor; eski – yeni, büyük – küçük, acı- tatlı, mutlu- mutsuz; insana dair olan ya da olmayan ne çok şey. Bir önceki bir sonrakinin temel taşı, buraya kadar normal ancak bu zinciri oluşturan çelişkileri anlayabilmek biraz zor. Değişim tek bir yolla gerçekleştiriliyor çünkü; doğaya hükmederek başarıyoruz bunu. Unutmak, unutulmak artık sıradan bir düşünme biçiminde koca bir dev oluyor bu aşamada. Ve insanın kendine, mekanın insana ağır geldiği ıraksamalar -evet bu ev gibi, yıkılan tandır evi gibi- yalnızlığı yeniden yeniden çoğaltıyor ve düşünmenize engel ne varsa kalıyor sizinle. Ve elbette hayal gücünüz, unuttuklarınız ve tüm sesler, renkler sadece siz bir şeyleri yeniden keşfedebilesiniz diye içinizdedir. Ya da öyle değildir de bu genellemeyi sadece ben yapıyorum, hiçbir fikrim yok. Ancak bu umursamazlıkla yarattığı boşluğu nasıl dolduruyor bir insan? Onu bilmek istiyorum.

MESAFELER

…amazondur dağlalesi, rengi lal
bir oyunun en ürkek oyuncusu.

pas demeniz incelikler ânı / ki varım deseydi eliniz
bu kumar hiç bitmeyecekti.
safdil ayrıntıdır aslında söylenmeyen
an günü öldüren çağla inadı, rengim yeşil.

konuşmam diyorsunuz
kendini anlatıyor gözleriniz / ince ve narin ancak
bilmediğiniz vadilerden, volkanik bir öç diliniz
içrek bir sızı / yol deseniz zaten bir tümörün ölüme yatması
ki rengim artık siyah.

en çok gündüzleri bakmalı suya
mesafeler dar bir sokak gibi uzamamalı
bu el, sizde artık

KIRILMALAR

mahcup bir yüzde bir sesin en dalgın halisiniz
dilsizliğiniz masaldan geçiyor
yeni bir isim alıyor sonra, vazgeçin
biliyorum en ince hırsızlık /tı düşlediğiniz

düş; sazlıkta kendini okşayan gül dikeni
anlatıyor boşluğa da, inceldiğini zannediyor beyazın,
tutmuyor rengini aşk, söylesene ‘kaç rengi vardır aşkın’
gri anlatabilir miydi diyor babamı

aylak ağustos böceğinde geçmiş/ zaman hep aynılığa komşu
ki tanrıça kırgınlığına söylenen suskudur
her gün içini temizleyen kadın, söndürmüyor
düşevinde ateşini, terk ediyor tüm gemileri yalnızlığa

kendine koşan serkeş tay
koca bir öfke, ayak izlerini öptüğüm topraktır.